Zor ortaklık

Bugün Amerika eğer sorumsuz bir biçimde müttefikini terk etmiş olma görüntüsü vermekten çekinmiyorsa, Türkiye de benzer bir şekilde Amerika’yı sürükleyebilme mekanizmasını devreye sokabilir. Komünist Kore’nin Çin’i, Küba’nın Sovyetleri, Fransa’nın Vietnam’da Amerika’yı sürüklemesi hemen akla geliveren birkaç örnektir. Rus uçağının vurulması da bu duruma bir örnek olabilir.

  • Hasan B. Yalçın / İstanbul Ticaret Üniversitesi

Türkiye Amerika ortaklığı hiçbir zaman kolay olmadı. Ama hiç bu kadar da zor olmamıştı. Bu ifade bazılarına abartılı gelebilir. Sonuçta 1960’lı yıllardaki Johnson mektubu ve 2003 Irak Savaşı gibi örnekler düşünüldüğünde, Amerika ile Türkiye arasındaki ilişkinin bu dönemlerde de oldukça gergin bir hal aldığı söylenebilir. Ama bu örneklerin hiçbirinde Amerika böylesi ‘sistematik’ bir biçimde Türkiye karşıtı faaliyetlerin odağı olmamıştı.

Hiçbir çözüme yanaşmıyor

Son dönemin en açıklayıcı örneklerinden biriyle göstermek gerekirse, İran Türkiye’nin Başika’daki varlığından rahatsız olup, Irak Merkezi Yönetimi’ne baskı yapıyor. Irak Amerikalılardan ricacı oluyor. Amerika Türkiye’ye Başika’dan çekilmesi yönünde baskı yapıyor. Yani İran istedi diye, Amerika Türkiye üzerinde baskı kuruyor. Nereden nereye? Bildiğimiz bütün klasik tasnifler alt üst oluyor. Amerika, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi geleneksel müttefikleri yerine geleneksel düşmanlarıyla iş tutar hale geliyor.

Milyonlarca göçmen Türkiye’ye akarken Amerika hiçbir çözüme yanaşmıyor. Ne uçuşa yasak bölgeyi kabul etti, ne de eğit donatı sahiplendi. Ne kitle imha silahlarına cevap verdi, ne misket bombalarına. Bunun yerine Türkiye’yi aldatmaya ve vakit kazanmaya yönelik tavırlarıyla dikkat çekti. Suriye’de yetişmiş DAEŞ mensubu teröristler Türkiye’de eylem gerçekleştirirken, Amerika Türkiye’ye DAEŞ destekçisi olduğu imalarında bulunuyor. Kendisi de DAEŞ’le mücadele edermiş gibi yapıyor, ama asıl itibariyle çok kısa sürede yapılacak onca şey varken, hiçbirini yapmıyor.

Türkiye’nin otuz yıldır savaştığı terör örgütünün bir kolu Suriye’de zemin kazanırken, Amerika o örgüte gözümüzün içine baka baka destek oluyor. O örgüt Cenevre’de Türkiye ile aynı masaya otursun diye Amerikan başkan yardımcısı Ankara’ya gelip, Türkiye’ye baskı yapıyor. “Fırat’ın Batı’sına hiçbir terör örgütü geçmesin” diyen Türkiye’ye “Geçsin geçsin, biz size yeni silah teknolojisi sağlarız” gibi ucuz yalanlar söylüyor. Süreç baştan aşağı ele alındığında, Amerikan tarafının her adımda Türkiye’yi aldatmaya çalıştığı, son kertede de açık açık Türkiye’nin karşısına geçtiği görülüyor. Bu durum sadece gerilmiş ilişkiler anlamına gelmiyor. Bunun da ötesinde sistematik bir yıpratma çabasını gösteriyor.

Sistematik yıpratma çabası

Bu uzun soluklu ittifak ilişkilerinde sıkça karşılaşan klasik meselelerden bir tanesidir. Pek tabii ki herhangi bir ittifak, müttefiklerinin savunulması için vardır. Fakat bunun yanında ittifakların iki çok bilindik yan etkisinden söz edilebilir. Birincisi sürüklenme ikincisi ise terk edilmedir. Birincisi genelde büyük ortağın istemediği durumlara sürüklenmesini ifade ederken, ikincisi daima küçük ortağın başına gelir ve büyük ortağın küçük tarafa ihtiyaç duyduğu desteği vermemesi anlamına gelir. Örneğin Prusya, Avusturya-Macaristan tarafından, Rusya da Sırbistan tarafından Birinci Dünya Savaşı’na sürüklenmiştir. Diğer taraftan müttefikler Münih Konferansı’nda Çekoslovakya’yı Hitler’e terk etmişlerdi.

Türkiye ve Amerika 50 yılı aşkın ittifak ilişkilerinde birbirlerinden faydalandılar. Fakat aynı zamanda bu ilişki biçiminin iki tarafı da kısıtladığı durumlar olmuştur. 

Güçlü ortak da kısıtlanabilir

Genelde ittifaklar daha fazla zayıf ortağı kısıtlarken, zaman zaman güçlü ortağı da kısıtladığı düşünülmektedir.

50 yıllık ortaklık, güvenlik planlaması ve teknolojisinde bağımlılık yaratır. Bunun sonuçlarıyla zaman zaman Türkiye yüzleşmek durumunda kaldı. Soğuk Savaş döneminde Sovyet Rusya’ya karşı koruma sağladığı için bu ilişki biçimi yeterince sorgulanmadı. Disiplinli bir ittifaklar sisteminde Amerika ne kadar tehdit ederse etsin, Türkiye’yi terk edebilecek durumda değildi. Diğer taraftan Türkiye de her ne kadar Amerikan tavırlarından rahatsız olsa da NATO’dan uzaklaşmayı hiç düşünmedi. Soğuk Savaş sonrası dönemde de terk edilme sorunu çok gündemde değildi. Bunun yerine Ortadoğu’da yoğun Amerikan müdahaleciliğinin olduğu bir dönemde I. ve II. Körfez Savaşı’nda Amerika, Türkiye’yi sürüklemek istedi. O tarihlerde Türkiye’nin Amerika ile olan ilişkisi hep Türkiye’yi kendisinin istemediği bir savaşa sürükleme ihtimali ile gündeme gelmiştir.

Suriye’de ise Amerikan tarafı açık müdahalecilikten kaçınmaya başlayınca bu kez de yalnız bırakma durumu ortaya çıktı. Yeni-izolasyoncu bir stratejinin sonucu olarak Obama yönetimi, Ortadoğu’daki askeri varlığını çekerek, bölgeyi kendi dinamikleriyle baş başa bıraktı...

Bölgedeki aktörlerin hepsinin birbirini dengeleyeceği bir sonucu umarak, kenara çekildi. Hizbullah ile DAEŞ’in çekişmesi, İran ile Suudi Arabistan’ın dalaşması kadar çekici ne olabilirdi? Dünyanın dört bir tarafındaki cihatçılar Suriye’ye gidiyor ve Hizbullah ve İran’la savaşıyordu.

Bunların terörist eğitim alıp zaman zaman kendilerini Avrupa’da patlattıkları da oluyor ama hesaplayınca kaldırılamayacak bir maliyet gibi görünmüyor. En azından bu bombalar Amerikan anakarasında patlamıyor. Türkiye’de veya olmadı Fransa’da patlıyor ama Washington’a 15 yıldır uğramıyor. Amerika bu durumu öylesine sevdi ki, Rusya gibi hayal edilemeyecek bir ülkeye bile yol açmaktan çekinmedi. Suriye’de Rusya’nın önünü sonuna kadar açtı. Çünkü Türkiye’den başlayıp Suriye, Filistin, Mısır ve Libya üzerinden Tunus’a kadar uzanabilecek bir hat çok can sıkıcı olabilirdi. Bunun yerine bölgeyi hiçbir zaman nihai olarak elinde tutma imkânı olmayan Rusya, İran, Hizbullah ve PYD’nin desteklenmesi gerekirdi. Ve öyle de oldu.

Bu tavır ne kadar sürer?

Peki, bu durum klasik müttefiklik ilişkisi açısından ne ifade eder? Obama yönetimi bu tavrını daha ne kadar sürdürebilir? Şunu söylemek gerekir ki, Amerika Suriye’deki savaşta sınır değişikliği gibi kritik bir dönüşüm olmadığı veya bir tarafın diğerine açıkça galip geleceği bir durum olmadığı müddetçe müdahil olmayacaktır. Ne Türkiye ile olan yarım asırlık müttefiklik hukukuna saygı duyacak, ne de ahde vefa gibi bir kuruntuya kapılacaktır.

Zaman zaman Türkiye’nin bir NATO üyesi olması ve NATO kuralları çerçevesinde Amerika’nın sorumlulukları dile getirilmektedir. Bu durum tabii ki etkili olabilir ama NATO’nun kurucu metinlerinde yer aldığı için değil. Eğer bir Amerikan müdahalesi olacaksa, NATO müktesebatına duyulan saygıdan değil, müdahil olma zorunluluğunun doğmasından olacaktır.

Dolayısıyla Türkiye bu durumla başa çıkmak ve Suriye’deki kamplaşmaların yapısını bozmak istiyorsa, bu dinamikleri gözden kaçırmadan hesap yapmak zorundadır. Amerika’yı müzakereler ve belgelerle ikna etmek mümkün olmayacaktır. Bunun yerine reddedemeyeceği bir teklifle gitmek gerekir.

Ani sonuçlar üretecek bir eylem

Böyle bir durumda da çok kaba haliyle iki seçenek ortaya çıkıyor ve her ikisi de sorumsuz ortak rolünü oynayabilmeye bağlıdır. Birincisi Suriye’de oyunu tamamen bozacak şekilde resmin dışına bütünüyle çıkabilmektir. İkinci seçenek ise karşı kampın en zayıf halkasında ani sonuçlar üretecek bir eylem gerçekleştirmektir. Bu iki uç seçenek arasındaki her tercih yavaş yavaş erimenin sürmesi anlamına gelecektir. Birinci tercih savaşın dışında kalmayı ama tamamıyla devre dışı olarak, Rusya tehdidini Amerika için daha öncelikli bir tehdit haline getirmeyi gerektirir. Rusya’nın kazanma ihtimali Amerika’nın harekete geçmesini sağlamak için yeterli olacaktır. İkinci tercih edildiğinde ise yine bir risk alarak Kuzey Suriye’ye tek taraflı bir tampon bölge kurmaktır. Bu tercih pek tabi ki diğer kampı harekete geçirecektir. Diğer kampın harekete geçmesi ise Amerika’nın hareketlenmesinin ön şartıdır. 

Bugün Amerika eğer sorumsuz bir biçimde müttefikini terk etmiş olma görüntüsü vermekten çekinmiyorsa, Türkiye de benzer bir şekilde Amerika’yı sürükleyebilme mekanizmasını devreye sokabilir.

Bu tür bir strateji her ne kadar şimdilik çok kolay gerçekleştirilebilir gibi görünmese de imkânsız değildir. Tarih iyi planlandığında, ince hesaplar yapıldığında başarıya ulaşmış bu tür planlamalarla doludur. Komünist Kore’nin Çin’i, Küba’nın Sovyetleri, Fransa’nın Vietnam’da Amerika’yı sürüklemesi hemen akla geliveren birkaç örnektir. Böylesi kısa yazılarda bütün evrelerini hesaplamak mümkün değil ama bu alternatifler göz önünde bulundurulduğu müddetçe farklı çıkış yolları bulunabilir ve terk edilme durumundan sürükleme durumuna geçilebilir.

NATO test edilebilir

Rus uçağının vurulması bu duruma bir örnek olabilir. Görüldüğü gibi Rus uçağının uygun şartlarda vurulmuş olması Türkiye’yi hiç de felakete sürüklemedi. Hatta aslında Türkiye’nin NATO bağlantısını göstermesi açısından başarılı bir sonuç üretti. Amerika Suriye, Ortadoğu ve belki Türkiye’den bile vaz geçmeye razı olabilir ama NATO’dan asla. Türkiye’nin taraf olacağı herhangi bir gerginlik NATO’nun test edilmesi anlamına gelecektir. Türkiye zaman zaman NATO’yu test edebilir.

Belki Rus uçağı değil de daha küçük ve elde edilebilir hedefler tercih edilebilirse, daha da önemli başarılar kazanmak mümkün olacaktır. Yine örneğin daha az sakıncalı bir şekilde özellikle Suudi Arabistan ve İran arasında sınırları değiştirme ihtimali olan bir çatışma doğacak olursa, hiçbir şey riske edilmeden Amerika’nın sorumluluk üstlenmesi sağlanabilir. Bunun dışında Türkiye Avrupa’yı da elinden geldiğince devreye sokmaya çalışabilir. Göçmen kartının devreye sokulması Avrupalı aktörlerin daha fazla sahneye çıkmasını sağlayıp Türkiye üzerindeki baskıyı azaltmaya hizmet edebilir. Bunların her biri nihai stratejik öneriler değil, ince ince çalışılması gereken alternatiflerdir. Türkiye eğer bu tıkanıklığı aşmak istiyorsa her türlü alternatifi acilen değerlendirmek zorundadır.

hbyalcin@gmail.com