STAR ANA SAYFA - 30 Mayıs 2016 Pazartesi
Ahmet KEKEÇ

akekec@stargazete.com


Yazarımızın tüm yazıları »

Casusluktan değil, ahlaktan yargılanmalıydı!

  • 27 Şubat 2016 Cumartesi
  • Can Dündar ve Erdem Gül tahliye edildiler... Erdem Gül’ü tanımıyorum. Bendeki karşılığı “olumsuz” değil. Bilakis, müspet biri gibi geliyor bana. 

    Öteki için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim.

    Öteki (yani Can Dündar) benim nazarımda “gazeteci” değil.

    Gazetecilik yapması gerektiği zamanlarda ortalıktan toz olmayı seçmiş sinsi, kurnaz, hesapçı ve tahammülfersa biri... “Gazetecilik” sadece kılıf olarak duruyor onda. Ben böyle düşünüyorum...

    Birazdan tartışacağımız konuyla (“casusluk” meselesiyle) alakalı değil ama Can Dündar’ın yaptığı işlerden de hoşlanmıyorum. Hiç bana göre değil o ağlak yazılar, ağlak belgeseller, o irrite edici romantik ses tonu...

    Ne zaman “Bu bir Can Dündar işidir” etiketiyle karşılaşsam, kaçıyorum.

    Bir de “yalancı...”

    Kaç yıldır mesleğin içindeyim, yalanı “sistematik” hale getirmiş böyle bir fenomenle karşılaşmadım.

    Bir konuşmasında, 12 Eylül’de darbeye, işkenceye ve hukuksuzluklara karşı duran yazılar yazdığı için “ödüller” aldığını söylüyordu.

    Biz hiçbir zaman Can Dündar’dan, sıraladığı olumsuzluklara karşı çıkan bir yazı okumadık. Hangi ödülleri aldığını da bilmiyoruz.

    Darbe dönemlerinde yoktu...

    Pardon, vardı... 28 Şubat’ta darbeci generallerin yanında saf tuttu ve bol mağdur patakladı... “Cezaevi koşullarını gündeme getirdiğim için...” dediği 12 Eylül’de ise (portakalda vitamin değilse de) kısa pantolonla dolaşan bir lojman çocuğuydu.

    Bir yazısında da şöyle buyuruyordu: “Biz gazeteciyiz, devlet memuru değiliz. Görevimiz, haksızlıkların üzerine gitmek, devletin pisliklerini ortaya sermek...”

    Bildiğimiz Can Dündar, dünyanın en tırsak gazetecisidir.

    Dolayısıyla, “netameli” dönemlerde araziye uymak dışında bir iş yapmadı.

    Hiçbir zaman haksızlıkların üzerine gitmedi.

    Hiçbir zaman “hukuksuzlukları” sorgulamadı.

    Karartma uygulamak dışında, hiçbir zaman devletin pisliklerini ortaya sermedi.

    İsmini “hukuksuzluklarla” yan yana yazdıran birtakım kamu elemanlarının romantik belgesellerini yaptı ve bol para kazandı. (Can Dündar ve benzerlerinin Susurluk’ta yaptıkları mevzun bir karartmaydı. Devlet içinde yuvalanmış bir “çete”nin tasfiyesine katkıda bulunduklarını söylüyorlardı ama asıl maksatları “makbul çete”ye alan açmaktı. Bu çete, 28 Şubat ve e-muhtıra olarak geri dönecektir.)

    Bu zatın bir de “Taksim yalanı” var. “Yalan”ın da ötesinde, düpedüz provokasyon...

    Hani, Gezi rezilliğinin sürdüğü günlerde, bir televizyon kanalına bağlanmış ve “Polis Taksim’de katliam hazırlığı yapıyor. Annelerinin kucağından çocukları zorla alınıp götürülüyor. Oğlum kayıp. Oğlumu bulamıyorum. Biraz önce valiyle konuştum. Çaresiz olduklarını söyledi...” demişti.

    Normal ülkelerde olsa, bırakın “gazetecilik” yaptırmayı, sokağa çıkmasına bile izin vermezler, müeyyideye tabi tutarlar... Ama bizimki “kayıp” dediği oğlu Ankara’da, annesinin yanında ortaya çıktığı halde, utanmadan, yüzü kızarmadan, “Ben ne çirkin bir provokatörüm böyle” deme gereği bile duymadan, “gazeteciliğine” devam etti ve hoca efendisi adına bir de “casusluk” faaliyetine girişti...

    Önceki gün Ülke TV’deki yayında da söylemiştim:

    Can Dündar’ı “içeri”de görmeye meraklı değilim ama Anayasa Mahkemesi’nin “hak ihlali” kararını beğenmedim.

    Devletin gizliliğine sızmak suçtur.

    Devlet operasyonlarını faş etmek suçtur.

    Gizli servis faaliyetlerini kamuoyu önünde tartışmak suçtur.

    Ben söylemiyorum, “yasa” söylüyor...

    Bu suçların tümünü işlemiş ve “casusluğu” tescillenmiş Can Dündar kendisini tahliye ettirerek küçümsenemez bir zafer kazandı ama bana kalırsa “casusluk”tan değil, önce “ahlak”tan yargılanmalıydı.