Efendin Joe Biden olmasaydı sen biraz zor çıkardın!

Enayi değiliz... “Hak ihlali” kararının niçin, kimlerin tazyikiyle alındığını bilebilecek yaşta ve deneyimdeyiz... Türkiye’de yaşıyoruz... Hangi kırılmalardan geçtiğimizi, geçiş dönemlerinde yargının nasıl bir rol üstlendiğini biliyor ve esasında sürekli bunu tecrübe ediyoruz.

Efendim, gazetecilerin tutuksuz yargılanması...

Biz ortada bir “gazetecilik” göremiyoruz.

Siz görüyor musunuz değerli Anayasa Mahkemesi üyeleri?

Can Dündar gazeteci değildir.

Makbul ve muteber bir vatandaş da değildir.

En hafif tanımıyla, bir provokatördür...

Taksim yalanı (Polisin Taksim’de “katliam hazırlığı” yaptığını, annelerinin kucağından çocukların zorla alınıp götürüldüğünü, kayıp oğlunu bulamadığını, Vali’den yardım istediğini, Vali’nin de çaresiz kaldığını söylüyordu) ne tür bir “provokatör”le karşı karşıya olduğumuzu anlatmaya yetiyor da, artıyor bile...

Bu zatın genel yayın yönetmenliğini yaptığı gazete, bir süredir, PKK’yı ve “paralel örgüt”ü aklayan yayınlar yapıyor... Dağda mukim teröristler, “yerlere sigara izmariti dahi atmayan çiçek çocuklar” bu gazetenin gözünde... “Paralel darbe girişimi”ne katılmış ve dinleme skandalında adı geçen savcılar da, örnek hukuk adamları... 

Paralel darbenin tedvirine memur yazılmış bu arkadaş, tahliye edilir edilmez, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedefe koyan küstah ve tehditkâr bir açıklama yaptı.

Bu cesareti nerden alıyor sanıyorsunuz?

Efendisi Joe Biden geldi, “Can Dündar” konulu seri temaslarda bulundu, tutuklu gazetecilerin salıverilmesi için çalışma başlattıklarını duyurdu, ardından “hak ihlali” ve “tahliye” kararı çıktı. (Gevşek ağızlı Kadri Gürsel, yazısında, bu çalışmayı detaylandırıyordu; Biden, Can Dündar meselesine özel bir önem veriyormuş...)

Biraz geriye gidelim...

Henüz ortada 17-25 Aralık hadisesi yok... Can Dündar’ın köşesinde, çok yakında bazı şeylerin değişeceğini, “bir sabah ummadığımız yeni bir Türkiye’ye uyanacağımızı” bildiren “ilginç” bir yazı yayımlandı.

Ummadığımız “yeni Türkiye”yi müjdeleyenlerden biri de, dönemin ABD Büyükelçisi’ydi... “Bir şeylerin olacağını” ya da “bir şeylerin değişeceğini” ima eden açıklamalar yapmıştı da (“Bir imparatorluğun sonunu görmeye hazırlanın” demişti), gelen tepkiler üzerine tornistan edip “yanlış anlaşıldım”, “dost ve müttefik Türkiye” edebiyatına sığınmıştı.

Paralel cenahın gazeteleri de bu türden şeyler yazıyordu.

İlânihaye böyle gitmeyecekti.

Bir şeyler olacaktı.

Bakalım Erdoğan pervasızca sürdürdüğü iktidarını daha ne kadar sürdürecekti? Gezi vartasını atlatmıştı, “dosyalar” vartasını atlatabilecek miydi?

Bir şeylerin olacağı bilgisine, kahraman gazeteci Can Dündar da sahipti elbette... Bu bilgiyi kendisine ulaştırmışlardı... Bu bilgiyi ulaştıranlar, bir süre sonra MİT TIR’larına ait görüntüleri de ulaştıracak, “kestaneyi ateşten alma görevini” kahraman gazeteci Can Dündar’a bırakacaklardı.

Soru şu:

Cumhuriyet gazetesinin başına getirildiği günden itibaren, paralel organizasyonun tasarruflarını meşrulaştıran bir yayıncılık çizgisi izleyen ve bir tür “aklama” misyonuna koşulmuş Can Dündar, bu hem tehlikeli, hem kendisine itibar kazandırmayacak maceraya niçin atılmıştı?

Birileri, tıpkı geçmişte Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibine yaptığı gibi, Can Dündar’a da, “Bunlar yakında gidecek. Sandıkla gitmeseler bile, bir darbeyle alaşağı edilecekler” diye güvence mi vermişti? Dünyanın en tırsak gazetecisi Can Dündar, bu güvencenin verdiği rahatlıkla mı “kahraman gazeteci” rolüne soyunmuştu? Dahası, Joe Biden’dan ve paralel örgütten aldığı cesaretle mi, tahliye edilir edilmez, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedefe koyan tehditkâr bir açıklama yapmıştı?

Bu soruların cevabını biliyorsunuz...

Evet, Can Dündar verilmiş güvencenin rahatlığıyla konuşmaktadır.

Evet, Can Dündar o rahatlıkla “yayın yasağı”nı ihlal edip MİT TIR’larına ait görüntüleri yayınlamıştır.

Evet, Can Dündar, o güvenceyi verenlerin “tazyikiyle” tahliye edilmiştir.

Evet, Can Dündar bir gazeteci değil, bir operasyon elemanıdır.